Yüzünü ışığa çevirirsen gölgen seni takip eder. Ve aydınlık bir hedefe doğru devam eder yolculuğun. Hedefinin gücü iradeni cezb eder, ayaklarına derman, yüreğine ferman olur. Gönlün ışıkla yoğrulur. İstikamet, haktan başkasını ihtiyar ve taleb etmemektir. Haktan ayrılırsan istikametten sapmış olursun. İstikametten ayrılırsan hangi yöne gidersen git, kaybolursun, kaybedenlerden olursun. Hakikate karşı çıkan galip olmaz, hakikat için çalışan mağlüp olmaz. Hakikate karşı çıkanları Hak mağlüp eder.
Güneşe sırtını dönen gölgesinin peşine takılır. Gölgesinin, yani nefsinin, arzularının, içgüdülerinin… Bu durum insanın kendi ekseni etrafında dönüp durmasıdır. Hakkın peşinde olmak güneşe doğru yürümektir. Nefsin peşinde olmak ise karanlığa doğru yol almaktır. Karanlık yutar, örter, gizler içine aldıklarını, korku ve endişeyi çoğaltır. Gören gözleri görmez eder. Görünen ve bilinenlerin örter üzerini. Renkleri yutar birer birer. Vehimler üretir. Sanal dünyalar kurar gölgelerden. Böyle bir dünyanın hiçbir gerçekliği ve kalıcılığı yoktur, görünce güneşin yüzünü, kendini yokluğa bırakır. “Doğruluk Musa’nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazların sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca, onların hepsini yutar.” (Mevlana)
Hakikat, Hakkın muradı olan şeydir. Hakkın peşinde olmak, Allah rızasını hesaba katarak yaşamaktır. İlahi mesajın sesine kulak vermektir. Adil olmak, hukukun üstünlüğüne saygı duymaktır. Gerçeğin izini sürmektir. Sorumluluklarının farkında olmaktır. Batıl ve zulmün karşısında durmaktır. Hak saygısı insanın kendisine saygısıdır. Hakka saygısı olmayan kendine karşı saygısını da kaybeder. Çünkü böyle bir kişi tutku ve dürtülerinin esiri ve oyuncağı olur. Özgürlüğünü yitirir. Nitekim Yüce Allah böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “Hevasını, nefsanî arzu ve isteklerini, çıkarlarını kendine ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan,43) “Hakikat süslü bir saraya, heva ve heves de uçuşan tozlara benzer. İnsanın gözü sağlam olsa da, toz kalkan bir yerde göremez olur.” (Sadi)
Hakka saygının yerini çıkar kaygısı aldığında düzenin yerine kaos geçer. Çünkü insanların çıkar ve ihtiyaçları sınırsız, bir biriyle çelişme ve çatışma halindedir. Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer hak, onların arzularına tâbi olsaydı gökler yer ve buralarda bulunanların düzenleri bozulur, altüst olurdu." (Mü'minûn: 23/71) İnsanlar bazen değerleri bile fütursuzca çıkarlarına alet edebilmekte, hem kendilerinin hem de başkalarının sapkınlığına sebep olabilmektedirler. “Nice hak söz vardır ki, kendisiyle batıl murad edilir.” (Hz.Ali)
Hak düşüncesi, herkesin özgürlüğünü teminat altına almayı hedefler. Bu hedefin gerçekleştirilmesinde başarısız olan toplumlar güç çatışmalarının kurbanı olurlar. “Bir şahsa yapılan haksızlık, herkese karşı yapılmış bir tehdit demektir.”(Montesquieu) Hak duygusunun ve toplumsal değerlerin aşınması sonucunda insanlar gibi toplumlar da hastalanırlar. Zamanında gerekli tedbirleri almayanlar ise tarih sahnesinden silinip giderler. Böyle bir hüsranla karşılaşmamak için, hak düşüncesi hiçbir şeye feda edilmemelidir. “Hakikati insanlara göre değil, insanları hakikate göre değerlendir.” (Hz.Ali)
Ebu Bekir halife olunca şöyle bir konuşma yapmıştı: "Ey insanlar. Size yönetici oldum. Fakat sizin en hayırlınız değilim. Eğer yönetimde iyi hizmet edersem bana yardımcı olunuz. Etmezsem beni doğru yolda gitmeye mecbur ediniz. Doğruluk emanet, ve yalancılık hıyanettir. Zayıfınız benim yanımda, kuvvetlidir. Çünki onun hakkını kuvvetliden alırım. Kuvvetliniz ise benim yanımda zayıftır: Çünki zayıfın hakkını onun elinden alırım. Allahın ve Peygamberinin rızasında oldukça/ hakka ve hukuka uygun davrandıkça bana itaat ediniz. Allaha ve peygambere isyan edersem/ adaletten saparsam bana itaat etmek sizin üzerinize borç değildir"
Hak ile ahlak arasında önemli bir bağ vardır: Hakka bağlılık yoksa ahlaktan bahsetmek mümkün değildir. İyi ahlak ve gidişat sahibi olmak ancak hakka bağlanmakla kazanılabilecek bir erdemdir. Hakka saygısı olmayan, adil olamayacağı gibi ahlaklı da olamaz. Bir insan tutum ve davranışlarında, iş ve eylemlerinde hakka riayet etmiyorsa, ne iyi ahlakından, ne dindarlığından ne de uygar bir insan olduğundan söz edilebilir. Hakka saygı göstermek insan olmanın da Müslüman olmanın da ilk şartıdır. Sevgili Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü'min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir." (Tirmizi, İman 12; Nesai, İman 8)
Yüce dinimizin mü’minler arasında tesis ettiği kardeşlik bağı, kardeşlik hukukuna riayet ederek gerçekleştirilebilir. Özellikle ekonomik hayatımız açısından hakka riayet etmenin önemi büyüktür. Çünkü çıkar çatışmalarının en yoğun yaşandığı alan burasıdır. Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yazıklar olsun yolsuzluk yapanlara! Kendileri başkalarından alacakları zaman, noksansız isterler. Ama başkaları için ölçüp tarttıkları zaman, hak yerler. Onlar sanmazlar mı ki, tekrar diriltilecekler, dehşetli bir günde hesaba çekilecekler. O gün bütün insanlar Âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkacaklardır.” (Mutaffifin,1-4)
Hakka saygı, hem Rabbimizle, hem diğer insanlarla hem de diğer bütün varlıklarla olan ilişkilerimize yol gösteren dini ve insani bir değerdir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır, kendi nefsinin üzerinde hakkı vardır, ailenin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver” (Buhârî, Savm, 51, II,243) Topluma karşı sorumluluklarımız, sevgi ve saygıya dayanır. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz, şöyle buyurmuştur: “İmân etmedikçe Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de kamil bir imana sahip olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız..” (Müslim, İman, 22. I,74)
Sevdiklerimizin hakkını korumak, hakkı tavsiye etmek ve onlara zarar verecek şeylerden sakınmak sevginin en önemli tezahürüdür. İslam bilginleri, ahlakı iki cümleyle özetler: “Allah’ın buyruklarına saygı, Allah’ın yarattıklarına şefkat.” Bu husus, sevgili Peygamberimiz tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Siz yeryüzündekilere merhametli olunuz ki, göktekiler de size merhametli olsunlar” (Tirmizî, Birr 16) Sevgili Peygamberimiz güzel ahlakı; mahrum edene vermek, ilgiyi kesene alaka göstermek, zulmedeni affetmek şeklinde tarif etmektedir. ( İbn Hanbel, 3/438) Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir” (Fussilet,34)
Sevgili Peygamberimiz ashabına, “Müflis kimdir?” diye sorar ve onların dikkatini çektikten sonra şu açıklamayı yapar: “Ümmetimin gerçek müflisleri şunlardır: kıyamet günü mahşer yerine namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerinin sevabıyla gelir, fakat dünyada şuna sövmüş, buna iftira atmış, diğerinin malını yemiş, başkasının kanını akıtmış, dövmüştür. Onun sevabından o zulmettiği kimselere verilir, borcu ödenmeden sevapları tükenir. Bu defa zulmettiklerinin günahlarından alınarak onun boynuna yüklenir ve Cehennem'e atılır” (Müslim, Birr ve Sıla, 15, 59, III, 1997)










